•   2
  •   0
  • 623   Görüntüleme
  • 0   Yorum

Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (k.s) tasavvuf erbabının sertâcıydı. Hakikat ehlinin ise güvencesi, irfan sahibi velîlerin de zirvesiydi. Tasavvuf eğitiminde söz sahibi olan zatların mürşid-i kâmiliydi. İlâhî feyizlerin kendisinde toplandığı, gönüller sultanı Cenâb-ı Hakk’ın ise biricik dostuydu.

 

 

 
ABDÜLHÂLİK-I GUCDÜVÂNÎ (k.s)
 
Gizli Zikrin Sultanı
 
Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (k.s) tasavvuf erbabının sertâcıydı. Hakikat ehlinin ise güvencesi, irfan sahibi velîlerin de zirvesiydi. Tasavvuf eğitiminde söz sahibi olan zatların mürşid-i kâmiliydi. İlâhî feyizlerin kendisinde toplandığı, gönüller sultanı Cenâb-ı Hakk’ın ise biricik dostuydu.
 
Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (k.s) Buhara’ya yaklaşık 30 km. uzaklıktaki Gucdüvân köyünde dünyaya geldi. Babası İmam Mâlik hazretlerinin neslinden gelen zâhirî ve bâtınî ilimleri iyi bilen âlim bir veliydi. Adı “Malatyalı Abdülcemil İmam” idi.
 
Bu zat, Malatya sultanının yeniden tahta dönmesinde çok etkili bir rol üstlenmişti. Bu yüzden 113 yaşında olmasına rağmen sultan, kızıyla onu evlendirdi. Bu evlilik döneminde Abdülcemil İmam hazretleri, Hızır aleyhisselâm ile buluştu. Hızır aleyhisselâm, ona bir erkek evlât sahibi olacağını, adını ise “Abdülhâlik “ koyması gerektiğini söyledi.
 
Abdülcemil İmam hazretleri bu görüşmeden bir müddet sonra Malatya’dan ayrıldı. Ailesiyle birlikte Buhara’ya yerleşti. Abdülhâlik-ı Gucdüvânî hazretlerinin ilk medrese tahsili aldığı yer de burası oldu; Buhara...
 
Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (k.s) Buhara’da devrin en önde gelen âlimlerinden Şeyh Allâme Sadreddin’den özel tefsir dersleri aldı. Ayrıca Buhara’nın diğer tanınmış âlimlerinden Kur’an, tefsir, hadis, fıkıh, itikad gibi zâhirî ilimlerini medresede tamamladı. Ancak onun gönlü, mâna âlemiydi. Âdeta onda mâneviyata yatkınlık doğuştan idi.
 
Şeyh Allâme Sadreddin hazretleri ile yaptığı bir derste hocasına şöyle dedi:
 
“‘Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez’110 meâlindeki âyette geçen gizlilik ne anlama geliyor?
 
Eğer Allah’a gizlice dua eden ve Allah’ı yalvararak zikreden kişi, yüksek sesle dua ederse veya açıkça zikrederse veyahut zikir esnasında dilini hareket ettirirse, bu durumdan başka varlıkların haberi olur. Öte yandan sırf kalbiyle içinden zikrettiğini düşünürsek, bundan da şeytan haberdar olur.
 
Çünkü Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) buyurduğu gibi: ‘Şeytan, damarlardaki kan gibi insanoğlunun içinde dolaşmaktadır.’111 Şu halde âyette belirtilen yalvara yakara ve gizlice dua etmek, gizlice zikretmek ne anlama geliyor?”
 
Bu soruya hocası şöyle cevap verdi:
 
“Bu gizli zikir (zikr-i hafî) ve ilm-i ledün denilen bir konudur. Bu meseleyi sana ileride bir Allah dostu zat öğretecektir.”
 
Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (k.s) verilen bu müjdeyi ve mâna âleminin sırlarını öğreneceği günleri çok beklemedi. Gerçekten Hızır aleyhisselâm bir gün onun yanına geldi ve, “Sen benim mânevî evlâdımsın” dedi.
 
Ardından da ona gizli zikrin ne demek olduğunu ve nasıl yapılacağını öğretti. Çünkü Hızır aleyhisselâm onu geleceğe hazırlıyordu.
 
Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (k.s) Hızır aleyhisselâmın emriyle bir havuza girdi. Hızır aleyhisselâm ona, “Suyun içinde iken kelime-i şehâdeti tekrarla. İşte gizli zikrin usulü budur” dedi.
 
Tabii ki, Abdülhâlik-ı Gucdüvânî hazretleri, havuzun içinde iken nefesini tutmak zorunda idi. Dilini hareket ettiremiyordu. İşte bu haldeyken gizlice Allah’ı nasıl zikredebileceğini de öğrenmiş oldu.
 
Bu zikrin telkin edildiği sırada Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (k.s) ilâhî cezbeye yakalandı. Buna “cezbetü’l-kayyûmiyye” adı veriliyordu. Bu ilâhî cezbe sayesinde mâneviyat âleminin güzellikleri kendisine açıldı. Gönül dünyası ise aradığı huzura kavuştu. Hızır aleyhisselâm bundan sonra da ona, gizli zikir esnasında ne kadar zikir yaptığını bilmesi gerektiğini söyledi. Bunun yöntemini de öğretti. Bir müridin Allah’ı zikrederken ne kadar zikrettiğini bilmesine de “vukûf-ı adedî” adı verildi.
 
Hâcegân Silsilesi
 
Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (k.s) yirmi iki yaşına kadar Hızır aleyhisselâmın mânevî terbiyesi altında kaldı. Onun Hızır aleyhisselâm ile buluştuğu günlerde Buhara’ya Gavs-ı Âzam Yusuf-i Hemedânî de (k.s) gelmişti. Hızır aleyhisselâm, Abdülhâlik-ı Gucdüvânî hazretlerine şöyle dedi:
 
“Onu iyi tanı. Artık senin mânevî terbiyeni bu zat devam ettirecektir.”
 
Böylece Abdülhâlik-ı Gucdüvânî hazretleri, Gavs-ı Âzam Yusuf-i Hemedânî hazretlerinin müridi oldu ve onun yanında hizmet etmeye başladı. Bu süre içinde mürşidi kendisine şunları tavsiye etti:
 
“Hızır aleyhisselâmın verdiği emirlerin aynısını yapmaya devam et!”
 
Böylece Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (k.s), gizli zikre devam etmeye başladı.
 
Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (k.s) zamanla Gavs-ı Âzam Yusuf-i Hemedânî hazretlerinin yetiştirdiği irfan sahibi bir velî oldu. Akranları arasından sıyrıldı. Öne geçti. Nefis terbiyesi ve mücahede üzerine yoğunlaştı. Hâce Yusuf-i Hemedânî hazretlerinin izin vermesiyle de insanları irşad etmeye başladı.
 
Nihayet mânevî ikramlar kendisine verilmeye başladı. Hatta bunlar çoğu defa insanların da görebileceği şekilde tezahür edebiliyordu. Örneğin, Şam’da ikamet ettiği halde beş vakit namazı Mekke’de kılması dillere destan oldu. Bunun gibi pek çok kerameti duyuldu, görüldü ve yaşandı. Onun kerametleri beldeleri aştı. Tekke ve dergâhına gelen ziyaretçileri gün geçtikçe çoğaldı.
 
Ve o, sâdat-ı kirâmın insanlara uzanan eli oldu. İnsanlar o eli tuttukça Allah ve Resûlünü hatırladı. Allah yoluna sevgileri ve muhabbetleri arttı.
 
Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (k.s) tasavvuf ehli arasında bir ilki başlattı. Onun zamanına kadar şeyh denilen zatlara “hâce” denilmeye başlandı. Hâce, Farsça bir kelimeydi; “şeyh, evin büyüğü, hoca, toplumun ileri geleni” demekti. Hâkim ve valiler için de söyleniyordu. Ama özellikle onunla birlikte, Mâverâünnehir şeyhlerine hâce denilmeye başlandı. Böylece Hâcegân (hâceler, hocalar) silsilesi onunla başladı.
 
Sekiz Esas
 
Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (k.s) tasavvufî terbiyeyi sistematik hale getirdi. Tasavvufta ilerlemek isteyen sâliklere yapmaları gereken en önemli görevleri sekiz ana başlık altında özetledi. Bunlara “kelimât-ı kudsiyye” denildi. Bunlar kısaca şöyleydi:
 
1. Hûş der-dem (Alınan her nefeste gafletten uzak olmak).
 
Tasavvuf yoluna giren kişi (sâlik), hiçbir nefesini Allah’tan gafil geçirmemeli. Her an Allah’ın huzurunda olduğunu bilmeli. Çünkü sâlik, nefesini gaflete düşmekten korursa, kalbi yüce Allah’ın huzurunda olmak ister. Her alınan ve verilen nefeste, Allah’a itaat halinde olmak gerekir. Bu da nefesi canlı olarak Allah’a ulaştırmakla olur. Zira kalp huzuruyla alınan ve verilen her nefes, canlı demektir. Yüce Allah’a ulaşır. Gaflet ile alınan her nefes, sebebi ne olursa olsun ölüdür. Ölü olan nefes de Allah’a ulaşmaz.
 
Nefesleri gaflete düşmeden alıp vermek sâliklere çok zor gelir. Genelde müridler bu durumdan kurtulamaz. Bu yüzden sâlikler, sık sık Allah’a tövbe eder:
 
“Estağfirullah... estağfirullah...” der.
 
Bu da gaflet ile çıkan nefesleri canlandırır.
 
2. Nazar ber-kadem (Yürürken bakışlarını ayağından ayırmamak).
 
Sâlik, yürürken Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) sünnetine uygun olarak hareket etmeli. Çünkü o, yürüdüğü zaman sağa sola bakmazdı. Normal ama hızlı yürürdü. Yürüyüşü bir merdivenden inen kişinin yürüyüşüne benzerdi.
 
Bu yüzden kişinin gözleri, yürürken daima ayak üzerinde, otururken de önünde olmalı. Etrafa dikkat kesilen boş bakışlar, kalbin Allah’ı hatırlamasına engel olur ve insanı zikirden alıkor. Onun için, henüz bu yola ilk giren kişi, gözünü yararlı olmayan meşguliyetlerle perişan etmemelidir. Çünkü bu yola ilk giren kişiler (mübtedî), kalplerini haram olan bakışların zararından ilk günlerde korumakta zorlanırlar. Ama usulüne uygun davranırlarsa bu özelliği zamanla elde edebilirler.
 
3. Sefer der-vatan (Beşerî sıfatlardan sıyrılıp ilâhî sıfatlarla bezenmek).
 
Bu yola giren sâlik, nefsanî arzu ve isteklerden en kısa sürede arınmaya çalışmalı. Şahsî ve şehevî isteklerinden vazgeçebilmeli. Zira sâlik olan kişinin, yaratılmışların (halkın) sevgisinden kurtulup yüce yaratanın (Cenâb-ı Hakk’ın) sevgisine ve muhabbetine yönelmesi gerekir.
 
Bu yol bir halden diğer hale, ama daha güzeline geçmek ve bir makamdan daha yüksek olanına geçmek için tercih edilir. Tıpkı İbrahim aleyhisselâmın, putperest olan halkın arasından çıkıp Şam’a gitmek üzere hicret ederken,
 
“Ben rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek”112 dediği gibi.
 
Bu yola giren sâlik, evvelâ kendisini Allah’a ulaştıracak olan kâmil bir mürşidi bulur. Onu bulunca yanında kalır. Dergâhında hizmet eder. Mana yolculuğu bitinceye kadar buna devam eder. Böylece mürşidinin yanında sabır terbiyesi görür.
 
Ancak bu durum, yolumuza ilk giren sâliklere zor gelebilir. Zarar görmemesi için mürid, mürşidinin uyarılarına dikkat etmelidir. Çünkü gerçek mürid, kalbini dışarıdan gelecek olan zararlara karşı kendisini koruyabilen, yaptığı işlerin zorluğuna dayanabilen ve bu yolculuğun sıkıntılarına katlanabilendir.
 
4. Halvet der-encümen (Dışı halkla, içi Hak Teâlâ ile beraber olmak).
 
Bu yola giren sâlik halkla iç içe yaşar. Onun gönlü, bütün yaptığı işlerde her an Allah Teâlâ ile birliktedir. Halvet denilince iki durum söz konusu olur:
 
a) Zâhirde halvet. İnsanlardan ayrılıp bir köşeye çekilmektir. İnsanlardan uzaklaşarak mâna âleminin güzelliklerini elde etmeye çalışmaktır.
 
b) Bâtında halvet. İnsanların arasında yaşayarak, onların eziyet ve sıkıntılarına katlanmak, ama Hak Teâlâ ile birlikte olmaktır. Bizim yolumuzda anlatılmak istenen de budur, diğeri değildir.
 
Bizim yolumuza giren sâlik, bâtındaki halvete özen göstermelidir. Zira insanlardan ve dış âlemden gelen sıkıntılar, sâlikin iç âlemini bozabilir. İşte bundan korunmak bizim yolumuza girene yakışan davranıştır. Çünkü mürid, gönül dünyasını sarsmamalıdır. Dünyevî meşgalelerle uğraşsa bile kalbinde Allah’ı her an hatırlamalıdır. Zira bu yolun esası Kur’an ve Sünnet’e uymaktır.
 
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
 
“Onlar, ne ticaret ne alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır.”113
 
Peygamber Efendimiz (s.a.v) de şöyle buyurur:
 
“İnsanlar arasına karışan ve onların verdikleri eziyetlere dayanan bir mümin, insanlar arasına çıkmayan ve onların eziyetlerine katlanmayan müminden daha hayırlıdır.”114
 
5. Yâdkerd (Allah’ı zikrederken kalple zikretmek. Zikri devamlı yapmak).
 
Bu yola giren sâlik Allah’ı mutlaka zikretmeli. Beş bin... Yedi bin... Dokuz bin... On bir bin... On üç bin... Ama sadece dille değil kalple Allah’ı zikredebilmeli. Kalp, ilâhî huzuru buluncaya kadar Allah’ı zikretmelidir. Çünkü lafza-i celâl ve kelime-i tevhid zikrini, kalp huzuru ile yapmak önemlidir.
 
6. Bâzgeşt (Zikirden geriye dönüş).
 
Allah’ı zikretmenin mânası, kalpte tevhid sırlarını bulmaktır. Çünkü zikreden sâlik, zikir sonunda yaratılmışların varlıklarını gözünden siler. Allah’ın varlığını ispatlar. Bu sebeple her zikrin sonunda şu sözleri tekrar eder: “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî.” Bu cümle,
 
“Ey Allahım! Bu zikirden asıl maksadım sensin. Tek isteğim senin rızandır” demektir.
 
Zikrin sonunda bu sözü tekrar etmek, kalpte tevhid hakikatlerini ortaya çıkarır. Sâlik, yaptığı zikrin sonunda bu sözü tekrar etmek suretiyle kendinde âcizlik hisseder, eksikliğini görür. Allah’ın yardımı olmadan, onu zikretmeye gücünün asla yetmeyeceğini idrak eder.
 
7. Nigâhdâşt (Meşguliyet verecek düşüncelerden kurtulmak).
 
Bu yola giren sâlik, kalbine gelebilecek her türlü kötü düşüncelerden arınmaya çalışmalı. Allah’ı zikrederken kalbine başka düşünceleri sokmamalı.
 
Ebû Bekir-i Kettânî (k.s) şöyle diyor:
 
“Kırk sene kalbimin bekçiliğini yaptım. Onun içine bu süre içinde Allah’ın zâtından başka hiçbir şeyi koymadım. Sonunda kalbim öyle bir özellik kazandı ki, artık Allah Teâlâ’nın zâtından başka hiçbir şeyi kabul etmez oldu.”
 
Bazı Allah dostları ise şöyle demişlerdir:
 
“Kalbimi, Allah Teâlâ’nın zâtına yabancı gelecek olan her şeyden korudum. Kalbim de beni hâlâ korumaktadır.”
 
8. Yâddâşt (Allah’ı asla unutmamak. Zikrin meydana getirdiği mânevî uyanıklığı devam ettirmek).
 
Zikre devam eden sâlik, kalbini daima Allah huzuruyla tutmalı. Daima kendisini O’nun huzurunda bilmeli. Sürekli olarak kalp huzuruyla yaşamalıdır. Bu durumda sâlik, rabıta sahibi olur. Allah Teâlâ’nın her an kendisini görüp gözettiğini bilir ve Allah’ın nurlarını müşahede eder.115
 
Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (k.s) tüm bunların yanı sıra kendisinden sonra gelecek olan altıncı büyük mürşid Şah-ı Nakşibend hazretlerine de ruhaniyet âleminde gizli zikri telkin etti. İşte o zaman Hâcegân silsilesi Nakşibendiyye adını aldı. Abdülhâlik-ı Gucdüvânî hazretleri, 575 (1179) yılında âhirete irtihal etti. Geride dört büyük halife bıraktı. Hâcegân silsilesi onlarla devam etti.
 
1. Şeyh Ahmed Sıddîk.
 
2. Şeyh Evliyâ-yı Kebîr.
 
3. Şeyh Süleyman Germinî.
 
4. Şeyh Ârif-i Rîvgerî.
 
Bizim yolumuz bu zatlardan Şeyh Ârif-i Rîvgerî hazretleriyle devam etti. Çünkü ona bağlılık daha fazlaydı. O, sonsuzluk kervanının en önemli halkasıydı. Abdülhâlik-ı Gucdüvânî hazretlerinin en gözde halifesiydi. Diğerleri ise onu izledi.
 
Sâdât-ı kirâmın yolundaki nice sırlar, kendisinden sonra Ârif-i Rîvgerî (k.s) ile devam etti.
 
Allah Teâlâ bizleri kendisinden ayırmasın.
 
Allah Teâlâ hepsinin makamını yüceltsin.